Ergenlikte Farklı Olma Rehberi / Bölüm 1: Teletabi Sendromu
Dikkat kesilin kardeşlerim! Size yılların deneyiminden faydalanarak ergenlik yıllarında nasıl farklı olunur’un en kestirme yolunu söyleyeceğim.
Sizin de fark ettiğiniz gibi çevrenizdeki her bir arkadaşınız kendine güzel bir uğraş buldu ve sımsıkı tutundu. Hepsinin birer “özel şeyi” var ve onlarla mükemmel bir ilişki kurdu. Örnek vermek gerekirse; hani dersanede aynı sınıfta olduğunuz o güzel gibi kız var ya, o gitmiş Supernaturel’a sarmış. Gitmiş bu aşkı için bir de blog açmış; doldurmuş içini yakışıklı çocuk resmiyle, ingilizce altyazılı dizi saheneleriyle, duygusal veya eğlenceli giflerle. Bakın kızımız elinden geleni ardına koymuyor ve bulunduğu her ortam da “Aaa Supernaturel mı? Onu Gizem’e sorcaksın işte!” dedirtiyor. Gördüğünüz gibi yönetmenden bile çok özdeşleşmiş yapımla.
Sanırım bir örnek yeterli olmuştur. Olmadıysa “şapkasının hiç çıkarmayan komik çocuk” veya “metallica ile göbek bağı olan sessiz kız” gibi vakaları da inceleyebilirsiniz. Şimdi yapmanız gereken kendi özel şeyinizi bulmak. Sonra da ananızdan babanızdan çok onu sevmek. Çok da zor değil ha?
Peki uzun uğraşlar sonucu bir türlü bulamadınız mı aradığınız özeli? Her güzel olan çoktan kapılmış mı? Ortama girip “Benim çin mutfağına ilgim var ya” dediniz de “Aaa çin mutfağı mı? Onu Bora’ya sorcaksın!” mı dediler? ÜZÜLMEYİN!
Elbet ona da bir çözüm var. Tüm gençliğe yetecek kadar amerikan dizisi, ingiliz rock grubu yada doğu mutfağı yok bu evrende. O yüzden siz geç kalmışlar için bir B planımız mevcut: NEFRET EDİN!
Evet yanlış duymadınız, nefret edin. Madem sevecek bir şey bulamadınız, sevmeyeceğiniz bir şey bulun. Korkmayın, gerçekten nefret etmenize falan da gerek yok.
Kafanızı kaldırın ve etrafınıza bakın. Çokça beğenilen (resmi facebook sayfasında en aşağı birkaç milyon olsun) bir şey bulun kendinize. Sonra da onu sevmediğinizi haykırın her yerde. Elinize geçen her fırsatta söyleyin. “Abi öyle film mi olur! Ben hiç beğenmedim” falan diyin. Ve ne zaman karşınıza bir seveni çıksa korkmadan tartışmaya girin. Haksız da olsanız sorun değil çünkü önemli olan haklı değil farklı olmak! Onun arkasında milyonlar varken siz tek başınıza mücadele edeceksiniz ve bu sizi ortamdaki o sevenden, ve konuya göre 5 ila 30 milyon arası insandan, farklı kılacak.
Şimdiden başarılar sevgili ergen kardeşlerim! :;)))PPp (nasıl yapıyonuz lan şu sımaylı?)

(ele yazılan yazı ile fotoğraf çektirmeyi başka bir bölümde ayrıntılı olarak işleyeceğiz.)
Kafka’nın İzinden Giden Otobüs / Toplu Taşıma Toplumu vol.3

“Parlak yeşil şapkalı adam hızla giden minübüse el etti. Genç şoför bunu gördü ama minübüs durmadı. Dolu değildi ve durmaması için görünürde başka bir sebep yoktu.”
Fazlasıyla sabırsız biri olduğumdan, daha üçüncü cümlenin sonunda “acaba nasıl oldu” diye durup yazdıklarımı okudum. Yok, olacak gibi değil. Bırak 3. tekil şahıs bakış açısını, 13. tekil şahıs bile olsam; bir temizlik işçisinin durakta beklerken yaşadığı basit çileyi, ilgi çekici şekilde anlatamıyorum. Benim yerimde Kafka olsaydı mesela, o yapabilrdi. Gerçi benim yerimde de olsa böyle basit bir konuyu işleyeceğini sanmıyorum ama, olur da denerse başarırdı heralde. Ama şuna eminim ki, Kafka da olsa ilk kez kullanacağı bir otobüs hattına şüpheyle bakardı.
“İlk kez bineceğiniz, ve içinde doğmadıysanız yine ilk kez ineceğiniz, bir otobüs düşünün. Tek bildiğiniz sizi istediğiniz yere götüreceği, ki bunu da duraktaki bir yabancıdan öğreniyorsunuz. Bu durumda birazdan tam önünüzde duracak olan motorlu taşıta ne kadar güvebilirsiniz?”
Fazlasıyla hızlı güvenen (saf) biri olduğumdan, daha söylenen otobüs durağa yanaştığı anda biniyorum. Amacım kalabalık olmadan gerekli bilgiyi şoför beyden almak. Ama işler istediğim gibi gitmiyor ve hemen arkamdan 30 kişinin daha binmek istemesiyle, kendisi ile yeterince uzun bir diyalog kuramıyorum. Benim yerimde Kafka olsaydı mesela, o kurabilirdi. Yine de otobüsüme güveniyorum. Sonuçta adı 44B olan bir otobüs ne kadar kötü olabilir ki? Bence diğer birçok hattan daha güvenli duruyor. Mesela, Kadıköydeki “1” hattı… Allah 1’i kullananları korusun valla! Bir otobüse isim bu kadar mı kötü verilir!
-Nerdesin canım?
-1’deyim geliyorum.
-Okula neyle gidiyorsun?
-1’le gidiyorum.
“Bir kere otobüs dediğin toplu taşımanın bıyıklı amcasıdır. Siz hiç adı Berkecan olan bıyıklı amca gördünüz mü? Gerçi bir 30 yıla göreceğiz ama… Neyse işte, adı da oturaklı olmalıdır otobüs hattının. Bilmem anlatabildim mi? Benim yerimde Kafka olsaydı mesela, o anlatabilrdi.”
Sayılarla ilgili yaptığım bu saçma tespit yolculuğun sonunda istediğim yere varmam ile doğrulanmış oldu. (Büyüksün 44B!) Normalde; nereye gittiğimi, orda neler yaptığımı, hatta muhattap bulamayınca nasıl da hiçbir şey yapamadığımı anlatırdım burda. Ama Toplu Taşıma Toplumu bir gezi yazısı serisidir ve edebiyat dersinde öğretilenin aksine bence gezi yazısı yolu anlatır, yeri değil. O yüzden direk dönüşe geçiyorum ve bu notu yazarak “olum bu çocuk manyak mı? sırf yazı yazmak için bilmediği yere gidip aynen geri dönüyor” dedikodularını engelliyorum.
“Daha önce önünden dahi geçmediğiniz bir otobüs durağındaki ilk bekleyeşinizse müthiş bir şeyler olsun istiyorsunuz. Hayatınızın aşkı ile karşılaşmak yada dünya görüşünüzü toptan değiştirecek bir bir ihtiyarla tanışmak gibi…”
Son yirmi dakikadır buradayım ama ne yaşıtım bir kız ne de benden yaşlı bir bilge gördüm etrafta. Bütün sokak Nur Giyim isimli bir dükkanın el ilanını dağıtan çocuklarla dolu. Hatta biraz önce iki tanesi yanıma gelip “Abi kağıt alır mısın?” dediler. Daha önce ben de bu işi yaptığım için (evet, siz öylece yürürken elindekileri gözünüze sokarak rahatsız eden o pislik bendim) bir kıyak geçip “Hepsini alayım?” dedim. Ama henüz dağıttıkları kağıdın üstündekileri okuyamayacak yaşta olan çocuklar, kandırıkçılık yaptığımı sanıp “Olmaz!” dediler. Yaptığımızın uyanıklık olduğunu ve bu iş için her ne kadar para almasalar da, kara geçeceklerini söyledim. Kabul ettiler ve ellerindeki tomarları verip gittiler. Arkalarından “Uyanıklar!” diye bağırdım, birbirlerine bakıp güldüler.
İçlerinden biri yeni lakabını sevmiş olacak, birkaç dakika sonra gelip “Abi ben biraz daha uyanıklık yapmak istiyorum” dedi. Bu babamın, bir pazarlamacı olarak, bende olmasından gurur duyduğu bir huydu: aldığını hemen satmak. Belki ben değil ama bu çocuk dünya görüşünü toptan değiştirecek olan ihtiyarla tanışmıştır, diye düşündüm. (İhtiyar ben oluyorum.) Neyse ki çocuğu yanıma alıp yetiştirme ve 10 yılın sonunda bir fedaim olması fikrinden otobüsümün gelmesiyle hemen vazgeçtim. Benim yerimde Kafka olsaydı mesela, o vazgeçmezdi. (Buradan, beni çocuk kaçırma suçundan alıkoyan İETT yetkililerine teşekkür etmek istiyorum…)
“Dönüş her zaman gidişten kısa olur, bunu tüm toplu taşımacılar bilir. Çünkü giderken yetişmeye çalışıyorsunuzdur ve zaman size düşman olduğundan yol uzadıkça uzar. Dönerkense yorgunsunuzdur ve 5 dakika da olsa mutlaka uyursunuz, yolculuk da bu yüzden kısa sürer.”
İstanbuldaki otobüsler gidiş ve dönüş için, neredeyse, aynı güzargahı kullansa da gidiş ve dönüş asla aynı sürede gerçekleşmez. Durumunuza göre her şey olabilir. (bkz. Murphy Kanunları) Ama benim gibi yapıp her yolculukta bir şeyler yazmaya çalışıyorsanız süresi değil sarsıntısı önemlidir yolun. Yine de o çok önemli defterinizi kimseye okutmuyorsanız bunun da bir önemi kalmaz.
Sadede geleyim: Ben gün boyu sadece sizin “eğik” gördüğünüz şu notları aldım. Diğerleri, kardeşimin deyimiyle, uydurduklarım. Bu nedenle kopuk bir yazı gibi gözükebilir size ama tam olarak amacına hizmet etmektedir: Tanıdığım her amatör “keşfedilmemiş bir Kafka” olduğunu düşünürken, ben yazdıklarımızın ona ne denli uzak olduğunu göstermek istedim. Tek bir kitabını bile okumadığımız büyük yazarlara ne kadar da çabuk öykünüyoruz; hem de yazar değil, birer uyduranken!
Yine de ben halimden memnunum ve uydurmayı seviyorum. Çekilmiş ve çekilecek tüm kısa filmlerin %90’ı kısa film çekmek hakkındayken bile, yazı yazmak hakkında bir yazı yazmaktan hiç utanmıyorum. Benim yerimde Kafka olsaydı mesela, o utanırdı.
10 Ekim 2011 / kemik sızlatmaca