Eren Can Temel

  • Arşiv
  • RSS

Ordaydım: Dünyanın Son Konseri

image

Tıpkı grubun konsere gümbür gümbür bir Havadar ile başlaması gibi, ben de yazıya en iddialı cümlem ile başlayacağım: Şimdiye kadar gördüğüm en iyi konserdi! İddiayı biraz olsun düşürmek için çok fazla konsere gitmediğimi itiraf etmeliyim. Yine de bazı genellemeler için genele bakmak gerekmez. Konser müthişti. Ve Büyük Ev Ablukada’dan beklemediğimi itiraf edeceğim kadar profesyonel işiydi.

“Dünyanın sonuna gelecek misin?” gibi kötü bir espri altında birleşen dört adam, dünyanın sonuna değilse de son konserine gitmek için Taksim’de buluştuk. Hayır, Burger King’in önünde değil. Konserin yerini tam bilmediğimizden (günün ilerleyen saatlerinde aslında hiç bilmediğimiz farkedecektik) normalden biraz daha erken buluşup işi garantiye alalım dedik. Keşke sonra o garanti için ayırdığımız süreyi bira içmek için kullanmasaydık.

Biraz yağlı patates kızartması, bolca da sulu biradan sonra mekandan kalkıp konser için yollara düştük. Yollar diyorum çünkü elimizde bizi hedefe ulaştıracak tek bir yol yoktu. Ekibin kendi kendine ilan edilmiş haritacısı olmama rağmen benim bile bildiğim tek şey metroyu kullanmamız gerektiğiydi.

Önceki geceden kalma karlar ile kartopu savaşı yaptığımız meydanı geçerek istasyona ulaştık. Vagonun ortasında yerde oturduğumuz için her ne kadar garipseyen bakışları üstümüze çeksek de yaptığımız geyikler sağ olsun güzel bir yolculuk geçirdik. Hangi durakta ve neden indiğimizi hatırlamıyorum ama doğru yerde olmadığımız kesindi.

Yarım saat yol kenarlarında karlar içinde yürüdükten sonra fark ettik ki inmemiz yerden birkaç durak erken terketmişiz metroyu. Bu hesaplama hatası yüzünden her ne kadar yorgun, üşümüş ve kızgın olsak da konser alanına varmamız ile hepsini unuttuk. Malesef bu unuttuk dediğim kısmı da yazdım ve buraya kadar sadece konsere gelişimizi okumuş oldunuz. Tamam başlıyorum konsere de.

Mekan yıllar önce “bir gün Büyük Ev Ablukada diye bir grup kurulur da gelir konser verir” diye inşa edilmiş. Her şey tam o gün için yapılmıştı. Derken konser saati geldi ve adet gereği tüm ışıklar söndü. En güzelinden sert bir riff ile konser başladı. Sırasıyla;

Havadar
Nasıl İstediysen Öyle İşte
En Çirkini Güzellerin
Olanla Olunmaz
Çamur
Bi Hıçkırık Gibi
Evren Bozması
İkimizin Oralar
Ne Var Ne Yok
En Güzel Yerinde Evin
Bil
Takıl Yani Takmıyor Belli
Çıldırmicam
Lilililerler
Tayyar Ahmet’in Sonsuz Sayılı Günleri

çalan grup en klişe tabirle dinleyicilere müzik dolu bir gece yaşattı.

Ama böyle sıraladığıma bakmayın hiç de sıradan bir konser olmadı. Hele 21 Ekim’deki Cemal Reşit Rey konsersini düşünürsek… Konseri kaçak göçek izlemiştik ama aldığımıza riske değmemişti. Sahneye çıktılar, her zamanki akustik konserlerini bu sefer ayakta verip indiler. Şarkıların arasında konuşmadılar bile, media player misali peş peşe çalıp bitirdiler.

Bu sebepten biraz önyargılı gitsek de konsere ilk şarkı ile birlikte haksız olduğumuz ortaya çıktı. Bütün şarkılar en yeni, en güzel halleriyle karşımızdaydı. Konserdeki her şey tek tek düşünülmüştü. Şarkılardaki düzenlemeler, sahnedeki yerleşim, arkaya yansıyan görüntüler, mükemmek ışık gösterisi ve tabi o canım sürprizler…

Konser boyu bizi şaşırtan o kadar çok şey vardı ki! Ne zaman bir şarkıya eşlik edelim desek hemen ters köşeye yattık. Her şey beklediğimizden farklı ve üstündü. Çamur ve İkimizin Oralar ise çoğumuzun ilk kez duyduğu şarkılardı ve ilk görüşte aşka inandım o şarkılar sayesinde.

Bu kadar değişikliğin, böyle profesyonel hareketlerin Büyük Ev Ablukada’nın o sevdiğimiz rahat hallerini, her göreni şaşırtan sonra da aşık eden cool tavırlarını bozup bozmadığını merak edebilirsiniz. Böyle diyorum çünkü albüm yapacaklarını duyduğum günden beri bunu merak ediyorum. Kimle konuşsam aynı endişeyi taşıdığını görüyordum. Bana göre değiştikleri en klişe tabirle büyüdükleri doğrudur. Artık o “abi dinle bak çok kafa şarkılar iki tane şişman akustik çalıyor” dediğimiz grup yok karşımızda. Kırk yılda bir karşımıza çıkan full faça haliyle tanınıyor artık grup. Samimiyet ve sıcaklık azalmasını bir gün buluşup ayrıca tartışırız.

Yeni Başlayanlar İçin Büyük Ev Ablukada: İlk olarak Olmadı Kaçarız kayıtlarıyla ortaya çıkan grup evde oturup yaptığı şarkıları internette yayınlayan amatörlerden ibaretti. Bahsi geçen o rahat ve sıcak tavırlarından olacak, birden çok sevildi ve kendi küçük ama sadık kitlesini yarattı. Sonra Ah Şuram Ağrıyo konseri geldi. Çıplak Ayaklar Kumpanyası’ndaki bu konser ilk kez gün yüzüne çıktıkları zamandı. Konser bittiğinde artık bütün şarkıları ezbere biliyor, konserdeki şakaları arkadaş arasında da yapıyorduk. Derken konserler devam etti ve yavaş yavaş grup tanınmaya, biz de grubu daha yakından tanımaya başladık. Kendi isimlerini değil kendi seçtikleri isimleri kullanan grup aslında hiç de öyle amatör değildi. Hepsi kendi alanında kendini tanıtmış ünlü isimlerdi. Belki gerçek isimlerini kullanmama sebepleri de budur.

Bir süre sonra kendi düzenlerini kurdular. Haftasonu Krek’te Afordisman Salihins ve Cavanavar Banavar (sonrasında Galvaniz Gelbiraz da katılacak) Aile Tansiyonu konserlerini verdiler. Akustik ve yere oturmalı geçen bu konserler Eyüp’teki en büyük eğlencesiydi. Bunun yanı sıra Full Faça dedikleri elektrikli ve isminden de anlaşılacağı gibi full kadro yapılan ikinci tür bi konserleri de vardı. Festivallerde, üniversite ve lise etkinliklerinde çaldılar ve akustik konserlerine göz kırptılar. İki türünde ayrı güzellikleri ve ayrı seveneleri oluştu. Ama, konuya dönmek gerekirse, 21 Aralık’taki bu konseri herkes sevdi ve Büyük Ev Ablukada son evrimini geçirdi.

E peki bu sadece şarkıların düzenlemesiyle mi oldu? Hayır tabi ki de saçmalama lütfen… Konser boyu bizi çok sevindiren bir sürü güzel şey oldu. Konserden bir gece önce albümü kendi internet sitesinden yayınlayan grup bütün şarkıları albümdeki son halleri ile çaldı konserde. Bu sebepten olacak eşlik etmeye çalışırken tutturamadığımız yerler çok oldu. Sırf söz aralarındaki ağır riff’leri bile etkilemeye yeterdi herkesi. Akustik çalarken çok sergilenemeyen bu yetenekler görenleri hayrete düşürdü ve “adamlar gitar çalabiliyormuş lan” dedirtti sayın seyirciler.

Konser kopmuş giderken sevilen şarkı Ne Var Ne Yok‘un ortasına eklenen o şey… Bilmeyenleriniz için o şey’in ne olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü eğitimsiz edebiyat yeteneğim tasvir konusunda o kadar gelişmedi. Siz iyisi mi şarkının ismine tıklayarak kendiniz izleyin ve “Aşar bizi ömrün boyu, dalgalar gibi. Boğuşmak zor cebimizde taşlarla. Fırlatıp atmaktansa, ağırlıyla batsak ya?” sözünün gerçek anlamını ve derinliğini görün.

Derken şarkılar akmaya devam etti ve Takıl Yani Takmıyor Belli göründü uzaktan. Şarkı özellikle ilk konserdeki Miami eklemesi ile tanınıyordu. Grubun daykolarından Omçelik konser sırasında (tahminimizce spontone şekilde) sahneye gelip ilginç bir tür rap yapmıştı. Bu sefer işler hiç de spontone değildi. Bunu şarkının tam ortasında Miami için özel hazırlanmış ritimden, bütün konser kenarda köşede piyanonun arkasında takılan Omçe’nin bir anda ortaya atlamasından ve onu takip eden üç erkek dansçıdan anlabiliyoruz. Üç yakışıklı-kaslı dansçımız üzerlerindeki gömlekleri yırtıp bize doğru attılar, kendi bilmez bir seyirci tarafından gömleklerden biri sahneye geri atıldı ve bütün dans boyunca Omçelik’e Demet Akalın muamelesi yapıldı. Birden ortaya çıkan bu sürprizin ne kadar şahane olduğunu en güzel konsere beraber geldiğim arkadaşım anlattı: “Annem ölsün ben bunu bir daha izleyeyim!”

Şarkılar tekrar aktı ve hep beraber istediğimiz gibi söyleyebileceğimiz Lilililerle geldi. Bu şarkı grubun en amatör ve baştan sonra doğaçlama çaldığı eseri. Bu sebepten böyle bir profesyonel bir konserde dinlemek hayli garip olacaktı derken bunu bile becerdiler. Standart olan ilk iki mısra çalınıp söyledikten sonra aklına söz gelen her grup üyesinin şarkıya katkıda bulunmasının ardından ortaya hayli uzun bir eğlence çıktı. Şarkı sonlara yaklaşırken daha önce bir kez denedikleri ve tahminimce çok şık olan hareketi yaptılar. Lilililerler devam ederken aynı akorlar ile çalınabilen bir başka şarkıya Sözlerimi Geri Alamam’a geçtiler birden! Birden herkese bulutsuz günleri özledi ve hep beraber söylemeye başladı. Bu müthiş harekete sevgilisinin omuzlarındaki bir kızın sahneye sütyen atmasıyla teşekkür etmiş olduk. Canavar Banavar tutup açana kadar ne olduğunu anlayamadığımız bu kumaş parçası açıltıktan sonra bütün o bulutsuz ve naif havayı dağıtıp tekrar eğlenceye döndürdü bizi.

Nedendir bilinmez hiç sevmediğim Çıldırmicam şarkısı bile çok güzel geldi bana o gece. Zaten şarkının sahini Galvaviz Gelbiraz bile o eski tatlı hallerinden sıyrılıp, böyle dediğim için kimseye ayıp olmayacaksa, fıstık gibi olmuştu! Ama tüm bu güzellikler Tayyar Ahmet’in Sonsuz Sayılı Günleri’ne kadardı. Sonsuz da olsa sayılı gün çabuk geçermiş ve bu şarkı çalınırsa her Büyük Ev Ablukada konseri bitermiş. Şarkının sonunda sahneye gelip “Şallallalallallallaağ” diye şarkıya eşlik eden Bak Sen Oyalama adet gereği grup elemanlarını tanıtıp konser bitirdi ve hepinize selam söyledi.

22 Aralık 2012

Not: Tıpkı grubun konser bitti zannettiğimiz anda sahneye dönüp hatrımız için 2-3 şarkı daha çalması gibi, ben de yazının bittiği yerde kendi hatrım için 2-3 cümle daha yazacağım:

Ben bu yazıyı tarihten de anlayabileceğiniz gibi konserden hemen sonraki gün yazmıştım ama yayınlamayı unuttum. Bu unutkanlık süresinde grup bahsi geçen bu konserin videolarını internetten yayınlamaya başladı. Birkaç ay geçmişti ki bir gün bütün konseri yayınladılar hatta. Ve bu ay, aynı konseri tekrar yapmaya karar verdiler; hem de iki kere, hem de üst üste!

Ama olmadı. Kim bilir ne sebepten konserler iptal edildi. Bilet paraları iade edilecek dendi ama kimsenin konser hevesi iade kabul etmeyecek. Bu sebepten bu yazı tüm Büyük Ev Ablukada sevenlere, özellikle de ilk konseri kaçırdığı için üzülen, bari ikincisine gidelim diye ümitlenen, o ikinci konser de iptal edilince iki kez üzülmüş olan, bugün bu saatte bilet aldıkları konserde olmayı hak eden ama elde edemeyen tüm daykolara gelsin.

“Ümitsizliğe alışmayın. Yatağa küs girmeyin.”

2 Mart 2013

    • #21 Aralık 2012
    • #Dünyanın Son Konseri
    • #Büyük Ev Ablukada
  • 2 ay önce
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Profesyonel Bir Amatör Olduğum Yıllar

Bundan dört yıl önce, o zamanlar müdavimi olduğum Uykusuz amatör günlerinden biriydi. Odada benimle beraber on kadar amatör, bunlardan biri sonrasında köşe sahibi de olacak olan Anıl Duman, sırası gelen çizeri yanına çağırıp çizdiklerine bakan Oky ve bir kenarda oturmuş bilgisayarında komik video izleyen Barış Uygur vardı.

15 yaşında amatör bir yazardım ve ilerlemenin ilk adımı olarak gördüğüm bu günleri uzun zamandır takip ediyordum. Her hafta tam saatinde dergiye gelip yazdıklarımı bırakıyordum. Çizer arkadaşlar gibi eleştirileri anında alamıyordum çünkü amatörlerle ilgilenmesi için hep çizerlerden biri oluyordu odada. Ben de mecbur sıramı bekliyor, Oky çağırınca gidip “Kolay gelsin, ben yine yazı bırakacaktım da” diyordum çekingen bir tavırla. O da sağ olsun her seferinde “Tamam ben iletirim bizimkilere” diye alıyordu uzattığım birkaç kağıdı.

Ne yazık ki gözlerindeki canım sen yazı getirmişsin ama sadece karikatür yayınlar bizim derginin amatör köşesinde isimli bakışını görebiliyordum. Hatta bir ara ciddi ciddi yazılarımı direk çöpe attığını falan düşünüyordum. Çünkü ne zaman geçen haftaki yazılarım ile ilgili eleştirileri sorsam geçiştirir cevaplar veriyordu.

Bense şimdi olacakları ezbere bilmeme rağmen yine sıramı bekliyordum. O zamanlar arkadaşım olan birkaç çocuktan sonra sıra bana geldi. Her zamankinin aksine ben lafa girmeden Oky konuştu benle: “Yine yazı mı getirdin?” Cevap ne kadar bariz olsa da cevaplamam fazlasıyla uzun sürdü. Çünkü bu duymaya alışık olduğum sorulardan değildi. Kimi zaman halimizi hatırımızı sorar bazen biraz ilgilenir okulumuzdan bölümümüzden konuşurdu. Bu seferse beni hemen tanımış ve yazılarım ile ilgili bir şey söylemişti. Neler olacağıyla ilgili kocaman bir merak ile “Evet” dedim. “Bak Barış orada oturuyor, ona göster istersen” demesiyle az kaldı boynuna sarılacaktım.

Abarttığımı falan düşünebilirsiniz ama sevdiğim bir yazarla konuşmak, hele de benim yazdıklarımla ilgili konuşmak, beni bugün bile heyecanlandıracak bir şeydir. Koşar adımlarla odanın diğer köşesine gidip top sakallı ve göbekli adamı selamladım. Kulaklığını çıkarıp “Buyur?” dedi. Titreyen sesimle; amatör yazar olduğumu, aylardır dergiye yazı getirdiğimi, bugün hazır buradayken yazdıklarımı ona göstermek istediğimi söyledim. Hayal ettiğimden daha büyük bir ilgi gösterdi ve ben uzatmadan aldı elimdekileri.

Biraz göz gezdirdikten sonra “Demek o sendin ha?” dedi. Aslında ben bu soruyu dünyayı uzaylı istilasından kurtardıktan sonraki gün sokaktaki insanlardan duymayı bekliyordum o yıllarda. Ne kadar uzaylı istilası olmasa da ona yakın bir başarı göstermiş gibi mağrur cevapladım: “Kim abi?”

Cevabından anladığım kadarıyla getirdiğim yazılar çöpe gitmiyormuş. Oky her seferinde ayırıp günün sonunda şimdi adını hatırlayamadığım bir başka yazarın masasına bırakıyormuş. O da zaman olmadığından dert yanıp bir çekmece de biriktiriyormuş. Şarj aleti bulmak için dergiyi altüst bir gün Barış Abi bulmuş yazıları. Şarj aleti bulamamanın siniri üstüne de oturup okumuş hepsini. Çok da gülmüş.

Dediğine göre yazılarına dergiye getiren tek kişi benmişim. Herkes mail yolluyla yolladığı yazıları için cevap beklerken ben -onun deyimiyle- yakalarına yapışmışım. Buraya getirip direk ellerine vermek çok daha iyi bir yöntemmiş okunmak için. (İlgilenenler arkadaşlar için iyi bir tavsiye olabilir)

Bir sandalye çekip oturmamı söyledi. Getirdiklerimi okumaya başladı. Birkaç yerde bir şeyler sordu kısaca açıkladım. Yarım saat sonra bitirip bana döndü ve eleştirmeye başladı. Önce Maya Takvimi konulu yazımdaki bilgi eksiklerinden bahsetti. Haklıydı çünkü bütün yazıyı sadece “2012’de dünyanın sonu gelecek” bilgisiyle yazmıştım. Sonra okulla ilgili yazdıklarımdan bahsetti. Bunlar liseye, öğretmelere, tek tip kıyafete ve okul ile ilgili her şeye yaptığım eleştirel yaklaşımlardı. Katıldıklarını, karşı çıktıklarını gösterdi.

Yazdıklarımdan yola çıkan sonra konudan konuya devam eden 2 saatlik hoş bir sohbet geçti aramızda. Zaman çabucak akmış, odada benden başka amatör kalmamıştı. Oky aynı masasında oturmuş, yayınlaması için seçtiği karikatürleri inceliyordu. “Abi ben artık kalkayım” dedim. Tam odada çıkacakken ilişkilerle ilgili olan yazım için bir şey demediğini hatırladım. O gün üç yazı getirmiştim ama sadece ikisini konuşmuştuk.

Masasına dönüp diğerlerinden ayrı koyduğu kısa yazımı gösterdim. “Abi buna bir şey demedin?” dedim. “Ha onu unuttum ya. Bunu yayınlayalım biz” dedi. O yıl daha çok şaşırdığım bir şey hatırlamıyorum. “Al şimdi bunu. Bak bu maddeleri çoğalt, geri getir” demesiyle az kaldı boynuna sarılacaktım.

Geç saatte Taksim’den eve dönüp bilgisayarın başına oturdum ve ilk kez bir yazımda düzenleme yaptım. Heyecanlıydım ve düzenleme nasıl yapılır bilmiyordum. Ben de basit şeyler denedim; birkaç madde daha ekledim, ifadelerimi düzelttim, gereksiz kelimelerinde arındırdım. Yarım saat sonra birkaç madde daha ekledim, bir şeyler daha düzelttim. Saat ilerledikçe yazı büyümeye devam etti. En son Barış Abi’nin verdiği kelime limitini doldurunca durdum. Yazıya son halini verip “Kaydet” düğmesine bastım, bilgisayarı kapattım ve yattım.

Ertesi sabah heyecanla kalktım yazıyı bilgisayardan alıp okulda çıkartacak, okul çıkışı da dergiye götürecektim. Sabah bilgisayarı açtığımda yazıyı bulamadım. Zaten geç kaldığım için fazla da vakit kaybetmeyip okula gittim. Kim bilir hangi klasöre atmıştım yanlışlıkla silinmesin diye. Eve dönünce ekranın karşısına geçip saatlerce aradım. 40Gb’lık kompakt bilgisayarımın altını üstüne getirdim ama yazı ortada yoktu. En son sistem dosyalarına kadar girdim ama hiçbir yerde aradığım metin belgesini bulamadım.

Üzülsem mi, kızsam mı, korksam mı bilemedim. Hatta Barış Abi’ye ne derim diye düşünmeye başlamıştım bile. Kendimi, köşesini geciktirmiş bir profesyonel gibi hissediyordum ve utanmadan mutlu oluyordum bunun için. Yazdığım kağıtları kaybetmeye alışıktım. Zaten ya bir defterim arka sayfasında ya da kitapların arasına sıkışmış küçük bir sayfada olurdu yazdıklarım. En fazla bir hafta sonra bulur, sevinirdim. Bu sefer olay sanal alemdeydi ve benim bu konuda yapabilecek hiçbir şeyim yoktu.

Bu olay yüzünden bir daha amatör gününe gidemedim. Barış Abi görüp yazımı soracak zannettim hep. Bu kadar yıldan sonra bırakın olanları, beni bile hatırlamayacaktır ama şimdi de gidesim yok sanırım. Yakaladığım büyük bir fırsattı belki ama oldukça sorumsuz şekilde boşa harcamış gibi hissediyorum. Aslında benim suçum sayılmaz. Ben o gece “Kaydet” tuşuna basarken nereye kaydettiğini düşünmemişim, o kadar.

Geçen gece bahsi geçen bu yazının orjinalini eski bir kitabımın arasında buldum. Bir nevi flashback yaşadım tüm olayı bir anda gözümün önüne getirdim. Ne zamandır yazacak bir şeyler de aradığımdan işte anlatılması gereken bir hikaye deyip bu yazıya başladım.

Şimdi Uykusuz’un amatörlükten gelme bir yazarı olmayabilirim ama geçen yıllarda kendimi eski halime göre geliştirdiğimi düşünüyorum. Yine de o beğenmediğim zamanlardaki yazımı da yayınlayacağım burada; çünkü o yazı bana yazdıklarımla bir yerlere gelebileceğimi gösterdi. O gün Barış Abi beğenip ülkenin en çok satan dergilerinden birinde yer vermek istemiş, ben kendimi blogumda yayınlayacağım; çok mu?

Kendime ettiğim yeminlerden biri olarak şunu da eklemeliyim ki: Bundan sonra bu işe daha ciddi bakacağım. Yazdıklarımla değilse bile yazıya bakışım ile profesyonel olacağım. Hiç olmazsa kendime sözüme uyup bundan sonra haftalık olarak yazmayı deneyeceğim. Tıpkı o gün bilgisayarım bana yamuk yapmamış, ben o yazımla amatör sayfasında yer almış, ardından geçen dört yılın sonunda haftalık bir dergide köşe sahibi olmuşum gibi.

Bu hikaye de yıllardır biraz utancımdan biraz da inanmazlar düşüncesiyle yakın arkadaşlarıma bile anlatamadığım bir anım olarak kalsın burada, eşlik etsin yazıma. Umarım kaybolmaz yazdıklarınız. Sonra bir de kaybetmenizi yazmak zorunda kalırsınız.

Ekim 2012

(İşte deminden beri acıklı hikayesini anlattığım o meşhur yazı. Posta Gazetesi manşeti tadında bir başlık attığım için de şimdiden özür dilerim. O zamanlar iyi bir şeydi galiba.)

Hiçlişki – Modern İlişkilere Nihilist Bir Bakış
 
Merhaba yakında hoşlandığı kıza açılmayı düşünen genç arkadaşım. İsviçreli olmayan bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre %83 ihtimalle olumlu yanıt alacaksın. Aksi bir durumda duyabileceğin cevapları daha iyi anlaşılması için gerçek anlamları ile birlikte yazıyorum.
 
-Benimle çıkar mısın? -Ben seni arkadaşım olarak görüyorum.
(Bundan ileriye gidemezsin. Seni kankam yapacaktım ama ondan da vazgeçtim. Sen niyeti bozmuşsun.)

-Benimle çıkar mısın? -Düşünmem için zaman ver.
(Hayır demenin iyi bir yolunu bulana kadar lütfen beklemede kalın. Fazla uzun süreceğini sanmıyorum.)

-Benimle çıkar mısın? -Ben tek eşliliğe inanmıyorum.
(Belki çıkarım ama günün birinde aldatırsam şaşırma. Senle takılırken gözüm dışarıda olacak yani. Baştan söyleyeyim de.)

-Benimle çıkar mısın? -Ama sen arkadaşımın aşkısın.
(Seninle çıkmam için tek engel o kız. Sen ayrıl gel, ben burada bekliyorum. Gerçi o zamanda ex-eniştem olacaksın. Neyse bakarız bir çaresine.)

-Benimle çıkar mısın? -Nereye?
(Gördüğün gibi seni ciddiye almıyorum hatta sallamıyorum. Erkek arkadaşım değil belki soytarım olabilirsin.)

-Benimle çıkar mısın? -Birbirimizi çok az tanıyoruz.
(Ben annesinin kızlık soyadını bilmediğim erkeklerle takılamam. Tapu dairesinde çalışıyor da benim babam.)

-Benimle çıkar mısın? -Hayır.
(Ne anlıyorsanız o. Başka bir anlam aramayın. Kabule edin ve koşarak uzaklaşın. Hayır abi ağlamayın. Ağlamasana!)

Eylül 2008
    • #Uykusuz
    • #Barış Uygur
    • #Oky
  • 6 ay önce
  • 1
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Kitapçıdaki Fakir

Bundan on yıl önce ıstakozun yenilebilen bir şey olduğunu bilmezdim. Evet, denizden babamız çıksa yerdik ama ben ıstakozun denizden çıktığını da bilmezdim o zamanlar.

Böyle atıp tuttuğuma bakmayın. Bu bir biz büyüdük ve kirlendi dünya yazısı değil. Zaten mor ve ötesi cover yapmasaydı bu sözü de bilmezdim ben. Çünkü on yıl önce annem bağlama kursunu bıraktığından beri bana türkü dinleten olmadı.

“90’lar ne biçim güzeldi, 2012 diye yıl mı olurmuş?!” demiyorum burda. Çünkü sandığımın aksine 10 yıl öncesi o müthiş doksanlara değil, 2002 yılına denk geliyor sadece.

Ayrı mevzu: Bundan on yıl önce Elif Şafak, İskender kitabını yazmamıştı ve edebiyat dünyasının bunun yokluğunu hissetmiyordu. Geçen ay kardeşimin lise edebiyat öğretmeni, bu eksikliği hissetmiş olacak ki, çocuklardan İskender’i alıp okumalarını istemiş. Abilik gereği “tamam ya kitap lazımsa ben alırım” diyip beraber gittik dükkana. Ama bu babacan tavrım içeri girince bir hayli söndü. Tam olarak etiketleri gördükten biraz sonraydı sanırım.

Asıl mevzu: Bundan on yıl önce bize okutulan hiçbir kitabın arkasında 24 Lira yazmazdı. Elime kitap alınca kapaktan hemen sonra etikete bakmak koyuyor biraz, o kadar.
(bkz. “Kitapçıdaki Fakir” görseli. “Çüşşş!” dediğim anı yakalayan yine kardeşim)

Mayıs 2012

    • #kitap
    • #Elif Şafak
    • #İskender
  • 11 ay önce
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+
6 sayfadan 1. sayfa
← Daha yeni • Daha eski →
Yazdıklarımı ve dahil olduğum diğer işleri yayınladığım blogum
  • @erencantemel on Twitter
  • erencantemel on Youtube
  • My Skype Info
  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Mobil
Effector Theme by Pixel Union